istanbul

istanbul

Kareler: Balıkçılar

O güzelim balıkları afiyetle yeriz de nasıl meşakkatli bir iştir balıkçılık pek düşünmeyiz. Kanun dışı yöntemlerle denizleri kurutan bilinçsizleri konu dışı bırakırsak, emeğini denizin bağrından çıkaranlara saygı duymak lazım.

Gecenin bir saatinde ertesi günün avına hazırlanan balıkçıları denizin ortasında fotoğraflama şansım olunca deklanşöre bastım. Ağlarını onarıyordu balıkçılar. Küçük tekneleriyle kıyı balıkçılığı yapan bir ekip bu. İşleri kolay değil.


Fotoğraf makineniz elinizde hazır olduğunda, her köşe başında kelimelerle anlatılamayacak bir kare sizi bekliyor olabilir.



Kareler: Amsterdam

Kuzeyin karakterli şehri Amsterdam kanalları ve kanal kenarına dizilmiş evleri ile alışık olmadığımız şehir manzaraları sunuyor bize. Topraklarının önemli bir bölümü deniz seviyesinin altında bulunan Hollanda, suyla başedebilmek için çareyi bütün ülkeyi kanallarla donatmakta bulmuş. Bu kanallarda toplanan sular denize deşarj ediliyor ve bu sayede ülkenin sular altında kalması engelleniyor. Her sağanakta şehirleri su baskınına uğrayan bizler için kavraması çok zor bir durum bu.

Biz yine dönelim Amsterdam'a. Meşhur kanal evlerinin çoğu tarihi yapılar. Üzerlerindeki yapım yıllarından yaşlarını öğrenebiliyorsunuz. 1600'lü yıllara kadar giden pek çok bina var ve bu binalar halen kullanımda. Tamamı kazıklar üzerinde durduğundan yüzyıllar içinde binalarda kaymalar ve yan yatmalar görülüyor. Tehlikeli bir durum ortaya çıkana kadar müdahale edilmediğinden kanal evleri yamuk yumuk halleriyle görenleri şaşırtıyor.

Aşağıdaki tipik kanal sokağı görüntüsü şehrin ruhunu yansıtıyor. Yüzlerce yıllık binalar yanyana, bütünsel bir estetik ile uyumlu olarak sıralanmış. Dikkatli gözler binaların çoğunun eğik durduğunu farkedecektir.


Sol kaldırıma parketmiş arabaların hemen yanından bir kanal geçiyor.

Geçmişini bugünün içine katabilmiş bir şehir olan Amsterdam'a iş amaçlı gittiğimden bir izlenimler yazısı hazırlayamadım. Yine de, tek kare bile olsa bir görüntü sunup bu güzel şehri Pirekare'ye katmak istedim.




Kareler: Londra

Fotoğraf arşivimi düzenlerken birkaç sene önce gittiğim Londra fotoğraflarını da elden geçirdim. Birleşik Krallık'a yolum pek düşmüyor, karmaşık vize formaliteleri bana çok antipatik geldiğinden uzak duruyorum Kraliçenin topraklarından. Zaten en son iş için gitmiştim bu diyarlara.

Çok tanıdık bir manzarayı paylaşmak istedim yine de. Thames nehrinin kıyısındaki Westminster sarayı ve köşesindeki Big Ben saat kulesinin nehrin karşı yakasından görüntüsü bu. Işık koşulları binaların karakteristik rengini vurgulayacak şekilde denk gelmişti.


Soldaki iri kule, kraliçe Victoria'ya ithafen Victoria Kulesi olarak adlandırılmış. Bir zamanlar Britanya'nın en yüksek binasıymış.

Westminster sarayı, parlamentoya ev sahipliği yapıyor. İnsanlık tarihinde çağdaş demokrasinin önemli bir köşetaşını oluşturduğundan sembolik bir anlamı da var bu etkileyici yapının. Kökeni 11. yüzyıla kadar gidiyor, ancak 1834'de büyük bir yangın ile neredeyse tamamen yokolmuş ve yeniden yapılmış.

Bütününe karakteristik rengini veren ise kullanılan kireç taşı.

Bu kare ile sizi biraz kuzeye, Anglo-Sakson dünyasına götüreyim dedim.

Kareler: Atina'da bir lezzet durağı

Atina'nın sahil semtlerinden Glyfada'da denize yakın bir sokakta bulunan Elliniko, Ege mutfağının en incelikli lezzetlerini ziyaretçilerine sunan muhteşem bir taverna. İstanbul'dan gittiğinizde, zaten aşina olduğunuz meze kültürü sizi hemen sarmalıyor. İşin fark yaratan kısmı ise yemeklerin alışık olduğumuzun çok ötesinde, muazzam lezzetli olması. Aslen bir Selanik lokantası olan Elliniko, doğal içeriklerle hazırlanmış binbir çeşit meze ve yemekleriyle uzo eşliğinde size bir ziyafet sunmaya aday.

Mekanın çalışanları aklımızı başımızdan alan yemeğimizden sonra objektifimin önünde aşağıdaki gibi poz verdi.


Sundukları mezeleri ve kullandıkları malzemeleri ayrıca bir mezeci gibi dışarıya da satıyorlar.

Yemeklerin detaylarına girmek istemiyorum, amacım restoran incelemesi sunmak değil. Bu harika mekanda yaşadığım güzel tecrübeyi aktarmak istiyorum. İstanbul'da yaşayan birisi olarak bu koca şehrin yeme içme mekanı çeşitliliğine rağmen sunduğu lezzet söz konusu olduğunda çok sıradanlaştığını düşünüyorum. Yerel mutfak söz konusu olduğunda bu durum daha da belirginleşiyor. Elliniko'da, alışık olduğum tadları alışık olduğumun çok ötesinde bir lezzet seviyesinde bulunca bunu Pirekare'de yazmalıyım diye düşündüm.


Turist olarak yolunuz kısıtlı bir zamanda Atina'ya düşerse Glyfada'ya uğrama olasılığınız çok yüksek değil, şehir merkezinde öncelikli görülecek tarihi semtler var. (bkz. İzlenimler: Atina) Üstelik bu semtlerde de ciddi lezzet durakları mevcut. Buna rağmen, imkan bulursanız ayrıcalıklı bir tadım tecrübesi için biraz yol katedip Lazaraki sokağındaki Elliniko'ya uğramanızı tavsiye ederim.





Aktarımlar: Dünyanın hali

Dağ başındasın;
Derdin günün hasretlik;
Akşam olmuş,
Güneş batmış,
İçmeyip de ne halt edeceksin?

Orhan Veli evinden uzaktaki bir günün sonunda duygularını böyle ifade etmiş. Artık evimizde bile kendimizi yabancı hissedebildiğimiz, aidiyet duygusunun gittikçe bulanıklaştığı bir zamanda kendimizi nasıl rahat hissedeceğiz, yoksa mekandan bağımsız olarak her daim gurbette miyiz?

Kimsenin nereye gittiğini anlamadığı bir Dünyanın bize sunduklarıyla başa çıkabilmek kolay değil. Galiba biraz durup nefeslenmek, şöyle bir sakinleşmek herkese iyi geliyor. Böyle bir anda lezzetli bir bardak şarabın kimseye zararı olmaz. Hatta, duyularımızı harekete geçirip, damağımızda güzel bir tat bırakması bizi kendimize getirebilir.

Aşağıdaki fotoğrafa bu gözle bakın. Raflardaki bütün o şişelerin amacı karşılarında duranı sarhoş etmek değil, bir Dünya nimeti sunarak güzellikleri hatırlatmak. Anlayana tabii.


21. yüzyıl iklimiyle, sosyal olaylarıyla, ekonomik sisteminin sorunlarıyla, uluslararası çatışmalarıyla, ulusların kendi dertleriyle hesaplaşamamalarıyla hepimizi çok zorluyor. Koşullar hepimizi sürekli bir güvensizlik ve belirsizlik hissine yönlendiriyor. Orhan Veli ne derdi bu durumda dersiniz?