istanbul

istanbul

Kareler: Londra

Fotoğraf arşivimi düzenlerken birkaç sene önce gittiğim Londra fotoğraflarını da elden geçirdim. Birleşik Krallık'a yolum pek düşmüyor, karmaşık vize formaliteleri bana çok antipatik geldiğinden uzak duruyorum Kraliçenin topraklarından. Zaten en son iş için gitmiştim bu diyarlara.

Çok tanıdık bir manzarayı paylaşmak istedim yine de. Thames nehrinin kıyısındaki Westminster sarayı ve köşesindeki Big Ben saat kulesinin nehrin karşı yakasından görüntüsü bu. Işık koşulları binaların karakteristik rengini vurgulayacak şekilde denk gelmişti.

london

Soldaki iri kule, kraliçe Victoria'ya ithafen Victoria Kulesi olarak adlandırılmış. Bir zamanlar Britanya'nın en yüksek binasıymış.

Westminster sarayı, parlamentoya ev sahipliği yapıyor. İnsanlık tarihinde çağdaş demokrasinin önemli bir köşetaşını oluşturduğundan sembolik bir anlamı da var bu etkileyici yapının. Kökeni 11. yüzyıla kadar gidiyor, ancak 1834'de büyük bir yangın ile neredeyse tamamen yokolmuş ve yeniden yapılmış.

Bütününe karakteristik rengini veren ise kullanılan kireç taşı.

Bu kare ile sizi biraz kuzeye, Anglo-Sakson dünyasına götüreyim dedim.

Kareler: Atina'da bir lezzet durağı

Atina'nın sahil semtlerinden Glyfada'da denize yakın bir sokakta bulunan Elliniko, Ege mutfağının en incelikli lezzetlerini ziyaretçilerine sunan muhteşem bir taverna. İstanbul'dan gittiğinizde, zaten aşina olduğunuz meze kültürü sizi hemen sarmalıyor. İşin fark yaratan kısmı ise yemeklerin alışık olduğumuzun çok ötesinde, muazzam lezzetli olması. Aslen bir Selanik lokantası olan Elliniko, doğal içeriklerle hazırlanmış binbir çeşit meze ve yemekleriyle uzo eşliğinde size bir ziyafet sunmaya aday.

Mekanın çalışanları aklımızı başımızdan alan yemeğimizden sonra objektifimin önünde aşağıdaki gibi poz verdi.


Sundukları mezeleri ve kullandıkları malzemeleri ayrıca bir mezeci gibi dışarıya da satıyorlar.

Yemeklerin detaylarına girmek istemiyorum, amacım restoran incelemesi sunmak değil. Bu harika mekanda yaşadığım güzel tecrübeyi aktarmak istiyorum. İstanbul'da yaşayan birisi olarak bu koca şehrin yeme içme mekanı çeşitliliğine rağmen sunduğu lezzet söz konusu olduğunda çok sıradanlaştığını düşünüyorum. Yerel mutfak söz konusu olduğunda bu durum daha da belirginleşiyor. Elliniko'da, alışık olduğum tadları alışık olduğumun çok ötesinde bir lezzet seviyesinde bulunca bunu Pirekare'de yazmalıyım diye düşündüm.


Turist olarak yolunuz kısıtlı bir zamanda Atina'ya düşerse Glyfada'ya uğrama olasılığınız çok yüksek değil, şehir merkezinde öncelikli görülecek tarihi semtler var. (bkz. İzlenimler: Atina) Üstelik bu semtlerde de ciddi lezzet durakları mevcut. Buna rağmen, imkan bulursanız ayrıcalıklı bir tadım tecrübesi için biraz yol katedip Lazaraki sokağındaki Elliniko'ya uğramanızı tavsiye ederim.





Aktarımlar: Dünyanın hali

Dağ başındasın;
Derdin günün hasretlik;
Akşam olmuş,
Güneş batmış,
İçmeyip de ne halt edeceksin?

Orhan Veli evinden uzaktaki bir günün sonunda duygularını böyle ifade etmiş. Artık evimizde bile kendimizi yabancı hissedebildiğimiz, aidiyet duygusunun gittikçe bulanıklaştığı bir zamanda kendimizi nasıl rahat hissedeceğiz, yoksa mekandan bağımsız olarak her daim gurbette miyiz?

Kimsenin nereye gittiğini anlamadığı bir Dünyanın bize sunduklarıyla başa çıkabilmek kolay değil. Galiba biraz durup nefeslenmek, şöyle bir sakinleşmek herkese iyi geliyor. Böyle bir anda lezzetli bir bardak şarabın kimseye zararı olmaz. Hatta, duyularımızı harekete geçirip, damağımızda güzel bir tat bırakması bizi kendimize getirebilir.

Aşağıdaki fotoğrafa bu gözle bakın. Raflardaki bütün o şişelerin amacı karşılarında duranı sarhoş etmek değil, bir Dünya nimeti sunarak güzellikleri hatırlatmak. Anlayana tabii.


21. yüzyıl iklimiyle, sosyal olaylarıyla, ekonomik sisteminin sorunlarıyla, uluslararası çatışmalarıyla, ulusların kendi dertleriyle hesaplaşamamalarıyla hepimizi çok zorluyor. Koşullar hepimizi sürekli bir güvensizlik ve belirsizlik hissine yönlendiriyor. Orhan Veli ne derdi bu durumda dersiniz?




Kareler: Berlin

İşim gereği oldukça sık Almanya'ya gitsem de yolum hiç Berlin'e düşmemişti. Sonunda, yazdan kalma bir sonbahar gününde Berlin'i kısacık da olsa ziyaret etme fırsatım oldu.

Değişik bir şehirde olduğunuzu hemen hissettiriyor Berlin. Bir kere, kesinlikle tipik bir Alman şehri değil burası. Çok kültürlü ve çok uluslu bir havası var. Doğu ile Batının ilk birleştiği zamanlarda şehrin iki yarısının net bir şekilde farklı dokulara sahip olduğunun anlaşıldığı söylenir hep. Bugün ise aradaki fark iyice bulanıklaşmış. Bunun olabilmesi için büyük bir çaba ve tabii para sarfedildiği hemen belli oluyor. Hem geleneksel hem de aşırı modern mimarinin yan yana kendini gösterdiği, geçmişin sayfalarının gayretkeş bir şekilde kapatıldığı bir şehir burası.

Yine de, kendini inkar etmiyor Berlin. Turistik bir kartpostal gibi de olsa bölünmüş geçmişini utangaç bir şekilde ortaya koymaktan geri durmuyor.

Berlin'in en merkezi meydanlarından biri olan Potsdamer Platz'da bir zamanlar şehri ortadan ikiye bölen duvarın kalıntıları sergileniyor.


Duvar parçalarının arkasında yükselen dev binalar neyin galibiyetini ifade ediyor, yorumunu size bırakıyorum.

Meydanın hemen kuzeyinde Almanya'nın en önemli sembollerinden biri olan Brandenburg kapısı bulunuyor. 18. yüzyılda yapılmış olan yapı soğuk savaş döneminde ülkenin bölünmüşlüğüne işaret ederken bugün birliğini ve başarısını temsil ediyor.

Brandenburg kapısının, tam karşıdan simetrik olmayan görüntüsünü sunuyorum.


Berlin duvarının yıkılmasının ardından iki tarafın homojenleştirilmesi ve yeni Almanya'ya örnek olabilmesi adına muazzam bir şehircilik faaliyeti yapılmış. Binaların cepheleri giydirilmiş, bazıları yıkılıp yeniden yapılmış, güvenlik alanları şehrin dokusuna katılmış, caddeler, sokaklar yeniden şekillendirilmiş ve ulaşım ağı bütünleştirlmiş. Tarihsel doku olabildiği kadar korunurken bir yandan da Berlin'i yeni dönemin yönetim merkezi yapmak adına modern bir tarzda yeniden inşa etmişler.

Şehrin ortasından geçen Spree nehrinin kıyılarındaki modern mimari ne demek istediğimi anlatır sanıyorum.


Modernitenin insanı bir parça ezen yukarıdaki görünümünün yanında, sahip çıkılan geçmişin sıcak görüntüsü hoş bir tezat ve güzel bir denge oluşturuyor. Geçmiş ve geleceğin bu kadar uyumlu beraberliğine çok rastlanılır olmasa gerek. Nehrin bir önceki fotoğraftaki görüntüsünün hemen yanıbaşında aşağıdaki atmosferin olması insanı şaşırtıyor doğrusu.


Bu fotoğrafı çekmek için mecburi bir mola verince soğuk bir bardak bira içtiğimi tahmin etmişsinizdir herhalde. Ne de olsa Almanya'dayız; susayınca insanlar su değil bira içiyor burada.

Aynı Paris gibi, Berlin de bir nehirle ortasından bölünmüş ve nehrin ortasında küçük bir ada bulunuyor. Müze Adası olarak adlandırılan bu bölgede adının işaret ettiği üzere yan yana bir sürü müze var. Benim için içlerinde en ilgi çekici olan Pergamon müzesiydi. 19. yüzyılda Osmanlı topraklarında yapılan arkeolojik kazılarda bulunan pek çok eser ve hatta komple binalar bu müzede nefis bir şekilde sergileniyor. Aslında bu müze başlı başına detaylı bir yazıyı hakediyor ama şimdilik aşağıdaki fotoğraf ile yetineyim.


Ne demek istediğimi anlamışsınızdır sanırım. Hakikaten, Berlin'e gelip de burasını görmemek olmaz.

Kısa bir Berlin ziyaretinin karelerini sundum size. Gerçek bir "izlenimler" yazısı için malzemem oluşmadığından bununla yetiniyorum şimdilik.

Bu arada, Berlin ziyaretim sırasında fotoğraf makinem yanımda olmadığından yukarıdaki fotoğrafların tamamını LG cep telefonum ile çektim. İlerleyen teknoloji işimizi kolaylaştırıyor gerçekten.


Kareler: İskele

Bir arkadaşımın yelkenlisi ile Fethiye'den Rodos adasına yaptığımız seyir sırasında adanın güneyinde bulunan Lindos köyünde durduk. Bu güzel köyün sahilinde bulunan uyduruk iskelede bağlı duran teknemiz yaz sabahının durgunluğunda harika bir poz verdi bana. Ortamın sessizliğini ve huzurunu yansıtan bir kare bu.


Kıpırtısız deniz, berrak bir gökyüzü ve taptaze Ege havası.

Gece olunca manzara bambaşka bir şekle bürünüyor. Sessizlik o derece ortama hakim ki huzuru bozmamak adına insan konuşmaya bile çekiniyor. Yıldızların hakimiyetindeki gökkubbenin altında denizin hafif şıpırtısı başka alemlere sürüklüyor sizi. Bu ortamı da fotoğraflamak istedim ama doğrusu biraz zorlandım, çünkü uzun pozlama gerekiyor ve üzerinde durduğum iskele sallanıyordu. Bir iki denemeden sonra aşağıdaki fotoğrafı çektim. Ortamın fotoğrafta göründüğünden çok daha ışıksız olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum. 5 saniyelik pozlama teknemizin ve yanındaki iri arkadaşının gayet aydınlık çıkmasını sağlarken yıldızlara da haksızlık etmedi.


Bu suların gündüzü ayrı güzel, gecesi ayrı güzel.