istanbul

istanbul

Kareler: Şehrin Halleri

İstanbul'da doğup büyüyüp yaşayanlar geçmiş ile olan bağlarının iyice koptuğunun farkındadır. Tanıdık semtlerin aşina olunan sokakları, köşebaşındaki bildik bir bina, mahallenin bakkalı, apartmanlar arasına sıkışmış küçük park gibi zihnimizde yer etmiş imgeler çoktan solup gitti. Geçmişle bağlantısı kalmayan bir şehirde yaşıyoruz.

Ancak bu durum sadece İstanbul için geçerli değil. Zaman zaman gıpta ile baktığımız, geçmişi ile barışık Avrupa şehirleri de bu dalgadan payına düşeni almaya başladı. Bazıları daha dirençli, geleneksel yapısını sonuna kadar savunmaya çalışıyor. Bazıları da değişimin baskısı ile şaşkın bir şekilde köşeye sıkışmış bir tablo çiziyor. Özellikle büyük şehirlerde durum gittikçe zorlaşıyor.

Avrupa'nın finans merkezlerinden birinin sokaklarında gezinirken aşağıdaki manzara önümde belirdi. Zamanında şehrin büyük sayılabilecek binalarından birisi özenle korunarak günümüze kadar sapasağlam ulaşmış. Temsil ettiği mimari tarz ve şehir dokusu ise değişimin azgın dalgaları tarafından silinip süpürülmüş. Eski bina çok güzel ama hemen arkasındaki beton-çelik-cam karışımı dev sanki onu yuttu yutacak.


Böylesi bir savruluş çağında elimizde kalanları korumak için çok gayret etmek gerekiyor. Paranın gücüne direnmek ne kadar zor biliyoruz. İstanbul bu mücadeleyi toptan kaybetti. Görünen o ki, örnek alınabilecek büyük Avrupa şehirleri de bu durumla baş etmekte zorlanmaya başladı.


İzlenimler: Egina, Poros ve Hydra

Atina'dan kolayca ulaşabileceğiniz Ege adalarından bahsedelim bu kez. Korint kanalının Ege tarafındaki ağzının açıldığı Saron Körfezi kuzeyde Atina sahilinden güneyde Mora yarımadasının doğu ucuna kadar uzanıyor. Körfezin içindeki ve biraz kenarındaki Saronik adaları, Pire limanından kalkan deniz otobüsleri ile kısa sürede Ege'nin güzelliklerine ulaşmanıza olanak veriyor. Biz farklı bir yöntem kullandık ve Atina'daki Alimos Marina'dan kiraladığımız yelkenli tekne ile bir hafta bu güzel sularda dolaştık.

Şöyle bir haritaya bakalım. Google Maps'den alınmış karede ziyaret ettiğimiz adaları işaretledim.


Günlük hayatın koşuşturmasına ara verip, uçağa atladığınız gibi Ege'nin karşı kıyısına geçip akşama doğru Atina sahiline ulaştığınızda doğal olarak keyfiniz yerine geliyor ve ertesi gün çıkacağınız güzel yolculuğun heyecanı ile iyimser, mutlu bir havaya bürünüyorsunuz. İşte bu ortamda, bir hoşgeldiniz birası ile tatilimize resmen başladık.


Ertesi gün marinadaki işlemlerimizi bitirip teknemizi teslim aldık ve zaman kaybetmeden yola çıktık. Daha ilk günden Ege bize güzel yüzünü gösterip görsel ziyefetler sunmaya başladı.


Denizde olmanın insanı hafifleten duygusu benliğinizi doldurduğunda kendi varlığınızı da farklı şekilde hissediyorsunuz, farkındalığınız değişiyor.

Böyle duygu ve düşüncelerle dolmuşken kısa sürede ilk limanımıza vardık: Egina adası. Sönmüş bir volkanın şekillendirdiği adanın nüfusu 10.000'den fazla. Ana limanı ve merkez kasabası batı kıyısında bulunuyor. Aslında çok estetik bir yerleşim değil burası. Sokaklarında dolaşırken Ege adalarının karakteristik görünümlerini pek yansıtmıyor ama hareketli bir atmosferi var.

Limanın genel görüntüsü şöyle.


Karaya çıktığınızda görmeniz gereken yerlerin başında Afea (Aphaea) tapınağı geliyor. Limana yaklaşık 13km mesafede, bir tepenin üzerine oturtulmuş olan tapınak, tanrıça Afea'ya ithaf edilmiş. Afea'nın Zeus'un kızı olduğu düşünülüyor.

MÖ 500'lerde inşa edilen bina sizi böyle karşılıyor. Tepeden sunduğu Ege manzarası ile beraber etkileyici bir görünüm.


Tapınağa ulaşmak ve adayı karadan keşfetmek için bir günlüğüne araba kiraladık. Akşamüstü Poseidon kaşlarını çatmaya karar verdi ve gökyüzü gri bulutlarla dolup, denizdeki dalgalar iyice azdı. Neyse ki biz karadan adayı geziyorduk. Kuzeye bakan kıyıda Souvalas balıkçı barınağındaki tekneler, ışığın etkisiyle bana çok güzel poz verdi. Mendireğin hemen yanındaki tavernada nefsimizi köreltirken bu fotoğrafı çektim.


Şimdi gelelim ada hakkındaki en önemli tüyoya. En iyi yemek mekanları adanın güney batısındaki Perdika köyünde. Tekne ile ulaştığınızda da köyün küçük koyundaki iskeleler gecelemek için en uygun yer. Sevimli, güzel manzaralı bir köy olan Perdika'da akşama doğru tavernaları gezip yemek mekanı seçmek önemli bir günlük faaliyet.

İşte, yemek saati yaklaşırken Perdika manzarası.


Egina adasından sonraki durağımız Poros oldu. Daha önce Poros'u ziyaret etmiş ve bir izlenimler yazısı yazmıştım (İzlenimler: Poros burada) Dolayısıyla, burada tekrar uzun uzadıya yazmayacağım bu güzel adayı ama hiç değinmemek de olmayacak.

Poros sahiline varmak üzereyken adanın bu fotoğrafını çektim.


Tekneyle gelmenin yanında, adada hem basit ama temiz pansiyon/oteller hem de bir iki fiyakalı otel var. Güzel kasabanın yeme içme seçenekleriyse pek çok.

Akşamüstü ada sahilinde yürüyüş yaparken dinginliği ve huzuru fotoğrafladım.


Gezimizdeki son durağımız Hydra adası oldu. Motorlu taşıtın olmadığı ada çok canlı ve cazibeli bir turist mekanı. Tabana kuvvet bu güzel adayı gezebilirsiniz. Sahildeki yerleşimleri birbirine bağlayan etkin bir deniz taksi ağı da var.

Adanın merkez kasabasının manzarasını tam da bir deniz taksi limandan çıkarken kareledim.


Sert öğlen ışığında gökyüzünün tuhaf tonlara bürünmesinin sebebi fotoğrafı cep telefonumla çekmiş olmam. Yine de bir telefon için iyi bir sonuç.

Hydra adası Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlık mücadelesinde denizcileri ile önemli bir yere sahip olmuş. Bugünkü popüler statüsünün ise kısmen besteci/şarkıcı Leonard Cohen'e borçlu. Cohen, adada bir ev alıp uzun zaman burada yaşamış ve pek çok insanın ilgisini buraya çekmiş. Kasabanın ara sokaklarına saklanmış pahalı butik oteller burada diğer adalardan daha farklı düzlemde bir ekonomik canlılık olduğunun işaretini veriyor.

Limanın sağ tarafındaki değirmen ve hemen önlerindeki güzel tavernalar sizi böyle karşılıyor.


Koyun tam karşı tarafı ise surları ve topları ile daha ağırbaşlı ve resmi bir görüntü sunuyor.


Kasabanın kendisi de daracık sokaklarını dolduran bakımlı ve estetik binaları ile ilgiyi hak ediyor. Yaz ortasındaki yoğun sezonda buralarda iğne atsan düşmez belli ki.

İşte size Hydra.


Ada genel havasıyla daha pahalı bir izlenim oluşturuyor. Gerçi, burada da makul fiyatlı konaklama ve yeme içme mevcut ama ziyaretçilerinin en azından bir bölümünün biraz daha kalburüstü bir profile sahip olduğunu hemen farkedebiliyorsunuz.

Restoranda öğle yemeği sohbetine dalmış iki kadın ile onlardan habersiz olarak aynı kareye giren bir mega yat personeli ilginç bir tablo oluşturuverdi önümde.


Bu arada, fotoğraftaki restoranın adı Omilos ve çok lezzetli Yunan ve İtalyan yemekleri sunuyor.

Ana kasabadan 2km uzaklıkta bulunan Mandraki koyu yelkenciler için en uygun geceleme mekanı. Teknenizi kıçtan kara bağladığınız koyda çok güzel bir taverna da var. Otelde kalanlar da 20 dakikalık bir yürüyüşle buraya gelip hem nefis denizden faydalanabilir hem de taverna da güzel bir yemek yiyebilir. Yürüyüş yolunda da çok güzel manzaralar var.

Mandraki koyundaki teknelerin üzerine akşam inerken.


Bu üç adayı gezdikten sonra Atina'ya yelken açtık ve hemen sonra kürkçü dükkanına geri döndük.

Adaların ve ada yaşantısının cazibesi Ege'nin bu köşesinde kendisini böyle sunuyor. Anlatırken bile özlediğimi hissettim.

Bu arada, son fotoğraf olarak da Mandraki koyunda bizi bekleyen teknemizi sunuyorum. Hani, iyi güzel de sizin tekne nerede diye soran olursa!









Kareler: Şükufe Sultan

Şükufe Sultan ile karşılıklı oturmuş sohbet ediyorduk. Biraz düşünceli görünüyordu. Uzaklara dalıp sessizliği tercih ettiği bir anda dayanamadım sordum "Niye bu kadar durgunsun?" diye. "Ülkenin gündemi beni eziyor" dedi. "Hepimiz aynı durumdayız" dedim, "ama hayat devam ediyor." Gözlerini bana dikip "Öyleyse niye yeni izlenimler yazmıyorsun?" diye sorunca şöyle bir durakladım. "Yoğunum" dedim "ama her an yazabilirim." Başını yana çevirip "Yaz öyleyse" dedi "Mazeret uydurma."

Haklı olabilir, işimin temposu eskiden neyse o. Oturup, yakın zaman önce yaptığım bir iki gezinin izlenimlerini yazmaya karar verdim. İçimden Şükufe Sultana teşekkür ederken dayanamayıp bir de fotoğrafını çektim. Görmezden geldi beni. Yine de, yanından ayrılıp odadan çıkarken arkamdan mırıldanır gibi seslendi "Güzel çıktım mı?"






Kareler: Balıkçılar

O güzelim balıkları afiyetle yeriz de nasıl meşakkatli bir iştir balıkçılık pek düşünmeyiz. Kanun dışı yöntemlerle denizleri kurutan bilinçsizleri konu dışı bırakırsak, emeğini denizin bağrından çıkaranlara saygı duymak lazım.

Gecenin bir saatinde ertesi günün avına hazırlanan balıkçıları denizin ortasında fotoğraflama şansım olunca deklanşöre bastım. Ağlarını onarıyordu balıkçılar. Küçük tekneleriyle kıyı balıkçılığı yapan bir ekip bu. İşleri kolay değil.


Fotoğraf makineniz elinizde hazır olduğunda, her köşe başında kelimelerle anlatılamayacak bir kare sizi bekliyor olabilir.



Kareler: Amsterdam

Kuzeyin karakterli şehri Amsterdam kanalları ve kanal kenarına dizilmiş evleri ile alışık olmadığımız şehir manzaraları sunuyor bize. Topraklarının önemli bir bölümü deniz seviyesinin altında bulunan Hollanda, suyla başedebilmek için çareyi bütün ülkeyi kanallarla donatmakta bulmuş. Bu kanallarda toplanan sular denize deşarj ediliyor ve bu sayede ülkenin sular altında kalması engelleniyor. Her sağanakta şehirleri su baskınına uğrayan bizler için kavraması çok zor bir durum bu.

Biz yine dönelim Amsterdam'a. Meşhur kanal evlerinin çoğu tarihi yapılar. Üzerlerindeki yapım yıllarından yaşlarını öğrenebiliyorsunuz. 1600'lü yıllara kadar giden pek çok bina var ve bu binalar halen kullanımda. Tamamı kazıklar üzerinde durduğundan yüzyıllar içinde binalarda kaymalar ve yan yatmalar görülüyor. Tehlikeli bir durum ortaya çıkana kadar müdahale edilmediğinden kanal evleri yamuk yumuk halleriyle görenleri şaşırtıyor.

Aşağıdaki tipik kanal sokağı görüntüsü şehrin ruhunu yansıtıyor. Yüzlerce yıllık binalar yanyana, bütünsel bir estetik ile uyumlu olarak sıralanmış. Dikkatli gözler binaların çoğunun eğik durduğunu farkedecektir.


Sol kaldırıma parketmiş arabaların hemen yanından bir kanal geçiyor.

Geçmişini bugünün içine katabilmiş bir şehir olan Amsterdam'a iş amaçlı gittiğimden bir izlenimler yazısı hazırlayamadım. Yine de, tek kare bile olsa bir görüntü sunup bu güzel şehri Pirekare'ye katmak istedim.




Kareler: Londra

Fotoğraf arşivimi düzenlerken birkaç sene önce gittiğim Londra fotoğraflarını da elden geçirdim. Birleşik Krallık'a yolum pek düşmüyor, karmaşık vize formaliteleri bana çok antipatik geldiğinden uzak duruyorum Kraliçenin topraklarından. Zaten en son iş için gitmiştim bu diyarlara.

Çok tanıdık bir manzarayı paylaşmak istedim yine de. Thames nehrinin kıyısındaki Westminster sarayı ve köşesindeki Big Ben saat kulesinin nehrin karşı yakasından görüntüsü bu. Işık koşulları binaların karakteristik rengini vurgulayacak şekilde denk gelmişti.


Soldaki iri kule, kraliçe Victoria'ya ithafen Victoria Kulesi olarak adlandırılmış. Bir zamanlar Britanya'nın en yüksek binasıymış.

Westminster sarayı, parlamentoya ev sahipliği yapıyor. İnsanlık tarihinde çağdaş demokrasinin önemli bir köşetaşını oluşturduğundan sembolik bir anlamı da var bu etkileyici yapının. Kökeni 11. yüzyıla kadar gidiyor, ancak 1834'de büyük bir yangın ile neredeyse tamamen yokolmuş ve yeniden yapılmış.

Bütününe karakteristik rengini veren ise kullanılan kireç taşı.

Bu kare ile sizi biraz kuzeye, Anglo-Sakson dünyasına götüreyim dedim.